Dr. Mehmet BABACAN
Giriş
Uluslararası sistemdeki hegemonyasını günümüzde alternatif küresel aktörler lehine kaybetme tehlikesiyle bariz bir biçimde karşı karşıya kalmış olan Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) özellikle Donald J. Trump’ın ikinci başkanlık döneminde (Trump 2.0) daha da belirginleşen saldırgan, gayrimeşru ve hukuk-dışı eylemleri Venezuela müdahalesi ve Grönland’ı ilhak tehdidinin ardından İran’a düzenlenen operasyon (“Operation Epic Fury/ Destansı Öfke Operasyonu”) bağlamında zirveye ulaşmıştır. Ortadoğu bölgesinde ABD’nin bahse konu uluslararası hukuka aykırı global politikalarına, daha mikro-ölçekli ama stratejik ve birçok açıdan benzeşen yapısıyla, paralel adımlar atan İsrail ise siyonist-revizyonist gündemini “Eretz İsrail/ Büyük İsrail” ve “Arz-ı Mevut/Vadedilmiş topraklar” gibi mistik ve klasik teolojik anlatı ve argümanlarla beslenen militarist karakteri ön planda olacak şekilde izlemeye devam etmektedir. Bu perspektifle küresel düzeyde ABD, bölgesel (Ortadoğu) düzeyde ise İsrail tarafından ortaya çıkarılan kaotik siyaset düzleminin bir bütün olarak sistemin bütün aktörlerini politik, ekonomik, diplomatik ve güvenlik açılarından radikal bir biçimde etkilediği ve tehdit ettiği ortadadır. Bu çalışmada daha alt ve mikro düzeyde Filistin ulusal siyasetindeki etkileri, tepkileri ve yansımaları bakımından İsrail/ABD-İran çatışmasının bir kritiği yapılacaktır.
Gazze’deki Eksik Barış’tan 28 Şubat’a: Revizyonist Siyonizm’in “Kaos” Gündemi
7 Ekim 2023 tarihinden sonra Ortadoğu’da vuku bulan ve esas nüvesini Filistin ve Gazze’de yaşananların oluşturduğu şiddet ve çatışma gündemi birçok bakımdan Tel Aviv tarafından Tevrat’taki anlatıları temel alan Yahudi inancı doğrultusunda kurgulanan gelişmelerin bir ürünü olsa da bölgedeki güvenlik mimarisi açısından kalıcı etkiler doğuracak bir kapasiteye erişmiştir. Bölgedeki sivil nüfusa yönelik şiddet eylemlerinin birçok bakımdan (altyapıyı tahrip etme, temel ihtiyaçların karşılanmaması, aç bırakma vb.) tam bir soykırıma dönüşmesi, işgal edilen bölgelerin genişletilmesi ve ağır insan hakları ihlallerinin artması, yine bu süreç içerisinde bölgedeki birçok devletin (Suriye, Tunus, Yemen, Lübnan, İran) eşzamanlı olarak hedef alınması İsrail’in bölgesel bir kaosu hayata geçirmesine imkân vermiştir.i Aynı zamanda “çatışma çözümü (conflict resolution)” kapsamında gerçekleştirilen diplomatik süreçlerin sekteye uğratılması ve bu çerçevede İsrail’in kendi temsilcileri ile toplanmak üzere Doha’ya gelen Hamas siyasi kanadına suikast düzenlenmesi Katar başta olmak üzere bütün körfez ülkelerinin geleneksel güvenlik algılarının altüst edilmesiyle sonuçlanmıştır.ii
Tel Aviv’in kendi ulusal yayılmacı hedeflerine ulaşabilmek uğruna bir bütün olarak Ortadoğu sistemini ve bu bölgesel sistemde varlıklarını idame ettirme amacı güden diğer devletleri ortadan kaldırmaya ve istikrarsızlaştırmaya dönük politikası gecikmeksizin set çekilmesi gereken bir aşamaya ulaşmıştır. Acil bir bölgesel (ve dolayısıyla küresel) güvenlik problemine dönüşen bu durum, Doha saldırısının ardından toplanan bölgesel diplomatik platformlarda açıkça dile getirilmiştir. İsrail’in özellikle radikal sağcı Netanyahu hükümetinin başa gelmesiyle birlikte Gazze Şeridine yönelik izlemeye başladığı politika, önceleri “çimleri biçme doktrini (moving the lawn)” olarak da özetlenen ve pratik örneğini “2008-2009 Dökme Kurşun Operasyonu” ile gördüğümüz Hamas’ın tamamen yok edilememesi üzerine periyodik ve ağır saldırılar düzenlenerek kapasitesinin yok edilmesine dayanırkeniii , 2023 sonrasında Gazze’yi ve Gazze’deki sivil nüfusu tamamen yok etmeye dönük tam bir soykırım (jenosit) esasına dayanmıştır.iv
Bu kapsamda gerçekleştirilen kara harekâtı son yüzyıldaki en büyük insanî felâketin Ortadoğu topraklarında yaşanması sonucunu doğururken dünya insanlık ailesini ve uluslararası hukuku çetin bir sınavdan geçirmiştir. Nitekim BM Filistin Özel Raportörü Francesca Albanese’nin 2026 yılı içerisinde İnsan Hakları Konseyine (HRC) sunduğu “İşkence ve Soykırım” başlıklı rapor, İsrail’in Filistin halkına yönelik soykırım uyguladığından ve işkenceyi sistematik ve fiili bir devlet politikası haline getirdiğinden bahsetmesinin yanı sıra hükümetleri tüm bunlara göz yummakla eleştirmiştir.v Ayrıca İsrail’in 2025’te Mısır’ın Şarm el-Şeyh kentinde düzenlenen zirvede imzalanan ateşkese rağmen Gazze’ye yönelik saldırılarını devam ettirmesi ve sivil katliamlar gerçekleştirmesi uluslararası hukukun hiçe sayıldığının en bariz göstergesi olmuştur.
1948’den günümüze Filistin topraklarındaki yasa-dışı işgallerini ve aynı zamanda yerleşimci sömürgeci eylemlerini genişleten Tel Aviv yönetimi Filistin’in ötesinde Lübnan, Suriye gibi komşu ülkelerin topraklarında da işgal eylemlerine girişmiştir. Ortadoğu coğrafyasında bölgesel bir güvenlik sorunu haline gelen İsrail’in yayılmacı politikaları, tasarladığı ve ABD’nin desteklediği bölgesel hegemonyasını inşa etme hedefi uğruna bölgedeki devletlerin topraklarını istikrarsızlaştırmayı öngörmektedir. Irak, Suriye ve Lübnan’ın ardından bölgede majör bir aktör olan İran aleyhine saldırgan politikalarını yoğunlaştıran İsrail, “ahtapot doktrini” bağlamında Tahran’ın vekillerini etkisizleştirme ve geriletme mücadelesinin ardından doğrudan rejimi hedef almaya başlamıştır.vi İsrail’in Nisan-2024’te gerçekleştirdiği hava saldırısında Şam’daki İran Büyükelçiliğini hedef alması, Tel Aviv-Tahran hattında vekillerin ortadan kalktığı ve doğrudan sıcak temasın sağlandığı ilk gelişme olmuştur. Bu durum İsrail yanında ve onun teşviki ile ABD’nin de içine çekildiği İran’a yönelik geniş kapsamlı bir harekatın habercisi olmuştur.vii
Nitekim 2026-Şubat ayı sonunda başlayan ABD/İsrail-İran Savaşı, bölgesel güvenlik sistemini bir şok dalgası halinde etkilerken yeni jeopolitik fay hatları ve potansiyel istikrarsızlık dalgaları üretmeye matuf bu geniş çaplı çatışma Filistin siyasetinin aktörlerine de etki etmiştir. Doğu Akdeniz’den Hürmüz Boğazına kadar uzanan geniş bir çerçevede cereyan eden savaş Hizbullah, Husiler ve Irak merkezli Şii milislerin denkleme dahil olmaya başlamasıyla bölgesel vekâlet ağlarını yeniden harekete geçirmiştir.viii Birer devlet-dışı aktör olan Hamas ve Fetih’in bu bölgesel savaş durumuna tepkileri ve izledikleri politikalar ise Filistin siyasetinin temel dinamikleri üzerinde etkili olmuştur.
Hamas’ın ABD/İsrail-İran Savaşındaki Tutumu
Esasen İsrail’in geçmişteki Saddam rejimine yönelik Irak’ın önce “güvenlikleştirilmesi (securization)” daha sonra ise Ortadoğu bölgesel sisteminde kendisine tehdit arz edecek bir unsur olmaktan çıkarılarak tamamen sistem-dışına itilmesi politikasına benzer bir biçimde İran’ın güvenlikleştirilmesi (ya da şeytanlaştırılması) aşamasına geçilmiştir. İran-İsrail bölgesel rekabetinin ideolojik ve dini/kültürel kıstasların yanı sıra bölgesel ve küresel ölçekte enerji, ekonomi, savunma ve ticaret boyutları da bulunmakta olup İsrail öteden beri körfezden Doğu Akdeniz’e kadar uzanan geniş bir jeopolitik hatta manevra kabiliyetini kısıtlayan Tahran tehdidini bertaraf etmek istemiştir. Bu amaçlara ve “büyük İsrail” projesine bağlı olarak ilki Haziran (2025) ayında gerçekleşen Tahran rejimine yönelik operasyon dalgasının (12 Gün Savaşı) beklenen sonucu vermemesi üzerine Washington’daki Yahudi Lobisinin ve MOSSAD’ın muazzam etki ve çalışmaları yoluyla ABD ortaklığıyla ikincil saldırılar İranlı temsilciler henüz diplomasi masasında iken gerçekleştirilmiştir. İsrail’in İran’la savaş senaryosunu devreye koymadan önce bilindiği gibi uluslararası toplumun gündemi yine Ortadoğu merkezli gelişmeler ve özellikle Gazze’de yaşananlar bağlamında şekillenmiştir.ix
İsrail ordusunun (IDF) 7 Ekim saldırıları sonrasında Gazze şeridine yönelik ağır saldırıları kara harekâtının da genişlemesi çerçevesinde yüzyılın en büyük insani trajedisini ortaya çıkarmıştır. Özellikle Hamas’ın elinde tuttuğu rehineler ve asimetrik mücadele yöntemleri Gazze soykırımı öncesinde ve esnasında yeniden tartışma konusu olurken “Gazze Ateşkesi” ile dengeler tekrar değişmiş ancak bu defa da yeni soru işaretleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Özellikle Hamas’ın elindeki rehineleri serbest bırakması ve ardından da silah bırakması çerçevesinde bu devletdışı aktöre yönelik aşırı talepkâr tutumlar IDF söz konusu olduğunda aynı tesiri yaratmamış bu yüzden de Hamas açısından mevcut durumda silahların bırakılması giderek bir paradoksa dönüşmeye başlamıştır. Çünkü ateşkes sonrasında ve ateşkese rağmen İsrail’in saldırıları sonlanmamış aksine artarak devam etmiştir. Sahadaki pratik durum ve gözlemler tarafsız uluslararası kuruluşlar yanında BM’nin bölgede faaliyet gösteren organlarının beyan ve açıklamalarına da yansımıştır. Ancak ne var ki İsrail’in saldırgan ve hukuk-dış eylemleri bahse konu uluslararası örgütler, organlar, yardım kuruluşları ve sivil halk yanında gazetecilere de yönelerek akıl almaz ve insanlık-dışı bir yöntem izlemiştir.x


Hamas, Gazze’deki sivil halka ve yardım kuruluşlarına yönelik saldırılara tepkisini siyasi organları aracılığıyla dile getirirken Katar, Türkiye ve İran gibi devletlerin desteğiyle diplomasi kanalını da sürekli açık tutmaya çalışmıştır. Ancak Hamas’ın bu tek taraflı gayretleri sahada ve pratikte sürdürülebilir barışın sağlanabilmesi için yeterli olmamış, İsrail var olan Ateşkese rağmen bütün dünyanın gözü önünde Gazzeli sivilleri katletmeye devam etmiştir. İsrail’in bu saldırgan eylemlerini ve Batı Şeria’daki işgallerini İran ile arasındaki savaş esnasında da genişleterek devam ettirmesi öteden beri İran’la “direniş ekseni (axis of resistance)” ideolojisi ve doktrini bağlamında yakın ilişkiler kurmuş olan Hamas’ın açık bir biçimde İran’ı desteklemesini doğurmuştur.xi
Ancak savaşın ilerleyen günlerinde Tahran’ın Körfez’deki Arap ülkelerini hedef alması ve bu ülkelerdeki ABD üs ve tesislerini imhaya yönelirken verdiği zararın orantısız bir biçimde sivil altyapıya da yönelerek bölgedeki halkı korku ve paniğe sevk etmesi karşısında Hamas politik davranmak zorunda kalmış ve bu saldırıları kınamıştır. Esasen gerek 7 Ekim’deki (2023) “Aksa Tufanı Operasyonu (Operation Al-Aqsa Flood)” öncesinde gerekse de 7 Ekim sonraki süreçte Kassam Tugaylarının Tahran rejimi ile olan ilişkisi yoğun bir biçimde gündem getirilmiş ve Hamas’ın İran’ın operasyonel ve lojistik alanlardaki yardımıyla bu eylemi gerçekleştirdiği öne sürülmüştür. Her ne kadar Hamas’ın Müslüman kardeşler kökenli Sünni ideolojiye sahip olduğu bilinse de tarihsel süreçte İran’ın başını çektiği ve Hizbullah, Husiler ve Irak’taki Şii milisler gibi devlet-dışı aktörlerden oluşan direniş eksenine “İsrail karşıtlığı” ortak paydasında dahil olmuştur. İran, özellikle Arap Devrimleri sonrası süreçte revizyonist Şii politikası kapsamında öteden beri yakın ilişkiler kurduğu Filistin İslami Cihadı yanında Hamas’a da önemli ölçüde askeri, ekonomik ve siyasi destek sunmuştur.xii
Hamas tarihsel, politik ve diğer açılardan Tahran rejimi ile arasındaki bu bağ ve ilişki nedeniyle ABD/İsrail saldırıları karşısında rejim destekçisi olarak konumlansa da ifade edildiği gibi Devrim Muhafızları Ordusu’nun körfeze yönelik saldırıları karşısında tepki göstererek bu saldırıları kınamış ve Filistin Özerk Yönetimiyle ortak bir tutum sergilemiştir. Ancak Hamas’ın bölgedeki savaş ve karşılıklı misillemeler sürerken esas kaygısı Gazze Ateşkesinin sürdürülebilirliğinin sağlanması ve İsrail ordusunun saldırılarının durdurulması olmuştur. Nitekim bölgeselleşme potansiyeli ve tehlikesi içeren bu savaşın uzayarak diplomatik çözümleri tüketmesi Ortadoğu’daki odağın körfez bölgesine ve İran’a kayarak Gazze’deki soykırımı gündemden düşürmesini doğurmuş, uluslararası medya ve akademi çevrelerinde de bu kanıyı destekleyen yorumlar yayınlanmıştır.xiii
Dolayısıyla Hamas’ın genel stratejisi; Tahran’daki kritik noktalara saldırılarla başlayan ABD/İsrail-İran savaşında açık bir biçimde diplomasi masasında iken vurulan rejimin desteklenmesi ancak savaşın gidişatına göre sahadaki dengeleri takip ederek itidalli davranmak ve genellikle İran-vekili Hizbullah üzerine de yönelen saldırıların Kassam Tugayları üzerine de yoğunlaşması ihtimaline karşı tedbirli olmak şeklinde özetlenebilir. Tüm bunların yanında ateşkesin korunmasına büyük önem veren ve bu kapsamda elindeki rehineleri serbest bırakan Kassam Tugaylarının barışa aynı şekilde riayet etmeyen Tel Aviv yönetiminin Gazze şeridindeki saldırılarını devam ettirmesi karşısında tepkilerinin yükselmesini doğurmuş ve uluslararası topluma çağrıda bulunulmuştur. Hamas bir yandan savaşın bölgeye olan etkilerini ve dengeleri doğru okumaya çalışırken diğer yandan bahse konu savaşın Gazze’deki durumu unutturmasının önüne geçmek istemiştir. Aynı şekilde taraflar arasında barış konusunda bir mutabakata varılmasını olumlu karşılayan Hamas bunun bölgede istikrarın sağlanması adına umut verici bir gelişme olarak değerlendirmiştir.xiv
Filistin Özerk Yönetimi’nin Savaşa Yönelik Açıklama ve Politikaları
Mahmud Abbas yönetimindeki Filistin Özerk Yönetimi ABD/İsrail-İran Savaşı boyunca bir yandan sahadaki gelişmeleri gözlemlerken bir yandan da Batı Şeria’daki işgal ve yerleşimcilerin Filistinlilere yönelik şiddet ve saldırı eylemleri kapsamında tepki göstermek durumunda kalmıştır. Abbas’ın açıklamaları savaşın gidişatı ile paralel bir biçimde şekil almakla beraber Fetih’in ve Özerk Yönetimin genel kalıplaşmış politikasının izlerini taşıyan stratejik bir özellik göstermiştir. Bu kapsamda savaşın ilerleyen aşamalarında Devrim Muhafızlarının körfeze yönelik saldırılarını artırması ve bu bölgedeki ülkelerde bulunan Amerikan üs ve tesislerini füzelerle hedef alması karşısında Abbas anti-İran söylem ve tavırları benimsemiştir.xv
ABD/İsrail-İran Savaşı esnasında Fetih’in ve Abbas yönetiminin tepkileri İsrail hükümeti tarafından yakından takip edilmiş, Gazze’deki Hamas yönetimiyle Ramallah’taki Abbas yönetimi arasındaki savaşa yönelik politika ve söylem farklılıkları Tel Aviv’deki akademi, siyaset ve medya çevrelerinde detaylı analizlere konu olmuştur. Bu süreçte Hizbullah üzerine odaklanan IDF, Arap Devrimleri esnasında benimsediği devlet-dışı silahlı aktörlere yönelik “maksimum baskı politikasını” devam ettirirken Gazze Ateşkesinin hukuki varlığına ve işlerliğine rağmen Hamas ile Hizbullah arasında fark görmediğini defalarca ifade etmiştir.xvi
Tel Aviv’in uzun erimli amacı kendisini kuşattığını iddia ettiği ve “Direniş Ekseni” adı verilen yapıyı inşa eden İran vekillerinin büyük ölçüde zayıflatılarak geriletilmesi ve nihayetinde Tahran rejiminin, 2003 sonrası Saddam rejimine benzer bir biçimde, kendi varlığına ve politikalarına tehdit oluşturma potansiyelinin ortadan kaldırılması olmuştur. Bu amaca ulaşmak için Hamas ve İslami Cihadın da dahil olduğu Tahran rejimince fonlanan Filistinli direniş ekseni aktörlerinin etkisini kırılması için Gazze’de ateşkese rağmen sivil kıyımının ve Batı Şeria bölgesindeki işgallerin sürdürülmesine odaklanılmıştır.xvii

Tel Aviv’in uluslararası hukuka temelden aykırı bu işgal, şiddet ve soykırım politikaları karşısında öteden beri etkisiz ve somut bir eylem üretemeyen politikalarla yer alan Filistin Özerk Yönetimi sadece uluslararası topluma çağrı niteliğindeki ve daha çok retorik düzeydeki politikalarla boy göstermiştir. Söylem aşamasında kalan bu politika tarzı, Batı Şeria’da giderek yoğunlaşan saldırılar ve işgal eylemleri bağlamında Filistinli Arapların hükümete yönelik tepkisini artırırken Abbas’ın İsrail’e baskı yapılması için uluslararası aktörlerle olan görüşme ve diplomasi trafiğini artırdığı gözlenmiştir.xviii
Arap Devrimleri esnasında yoğunlaşan, araçları ve nitelikleri değişen İsrail saldırıları karşısında Ulusal Birlik Hükümeti kurma çabalarını yoğunlaştıran Hamas ve Özerk Yönetimin bu çabaları her ne kadar bahse konu süreç içerisinde Pekin tarafından kapsamlı bir sonuca ulaştırıldıysa daxix her iki aktör arasındaki teknik konulara ilişkin anlaşmazlıklar varlığını devam ettirmiştir.xx
Hamas ve Özerk Yönetim arasında özellikle savaş sonrası dönemde Gazze’nin yönetimine dair meseleler temel gündem maddesi olarak öne çıkarken ateşkese rağmen Gazze’deki İsrail saldırılarının sonunun gelmesi ve aksine İran savaşı ekseninde Tel Aviv’in Lübnan işgaline yönelerek savaşı bölgeselleştirme politikalarına hız vermesi doğrudan Filistin siyasetine de etki etmiştir. Dolayısıyla Filistin Özerk Yönetiminin Gazze’deki sivil yönetimi devralma ve Hamas’la kapsamlı bir diyalog geliştirme çabasını da sekteye uğratan bölgedeki savaş durumu “Lübnan’ın da Gazzeleşmesi” sonucunu doğururken Abbas hükümetinin iç siyasete yönelik hedeflerini gerçekleştirmesinin de önüne set çekmiştir. Hamas’a nazaran İsrail’le diyalog kurma ve iletişim kanallarını etkin kullanma yetkisine ve deneyimine sahip Abbas hükümeti Filistin’in bağımsızlığına dair izlenecek stratejiler konusunda ise öteden beri Hamas’la derin görüş farklılıkları içerisinde olmuştur.

Diğer yandan tıpkı 7 Ekim sonrasında Gazze Şeridine düzenlenen kapsamlı operasyonda olduğu gibi İran’a yönelik saldırılar hakkında İsrail’de yapılan kamuoyu yoklamaları büyük oranda Netanyahu rejiminin saldırgan politikalarının desteklendiğini göstermiştir. Gazze soykırımı esnasında da “Amalek” söyleminden hareketle giriştiği etnik temizlik hareketini dini ve teolojik argümanlarla temellendirmeye çalışan Netanyahu rejimi aynı yöntemi İran’a saldırılar bağlamında da kullanmıştır.xxi Bu bariz söylem ve politika benzerliği aslında Direniş Eksenini bir bütün olarak ortadan kaldırmayı hedefleyen ve vekilden asile doğru bir metotla önce 12 Gün Savaşı ile Haziran’da daha sonra ise yine Washington’la beraber Şubat ayında Tahran’ın kalbine saldıran Tel Aviv, bölgesel sistemdeki güç dengesinin başat aktörü olmaya çalışırken “dengenin dengeleyicisi” rolünün oynanmasına dahi tahammül edemeyerek hiçbir aktöre bölge denkleminde kendi varlığına tehdit oluşturma potansiyeline ulaşmasına izin vermemiştir. Nitekim tarihsel pratik Irak, Mısır, Suriye ve son olarak da İran bağlamında bu argümanı doğrulamaktadır.
Gelinen noktada direniş ekseninin kalbi sayılan Tahran rejiminin de siyasal ve askeri olarak geriletilmesiyle Filistin Meselesini İsrail karşısında savunacak majör aktörlerin tamamının bölgesel düzeyde ya zayıflatılmasına ya da tamamen sistem-dışına itilmesine çalışılmıştır. Washington’un “hegemon güç şemsiyesi” ve askeri, siyasi, ekonomik ve diplomatik yardımları sayesinde bu politika günümüze kadar sorunsuz bir şekilde ilerlemiştir. Günümüzde Filistin ulusunun haklarını savunacak ve Filisin siyasetinin temel aktörleri olan Hamasın ve Abbas idaresindeki Özerk Yönetimin politik ve diplomatik platformlardaki destekleyecek aktörler olarak Türkiye ve Katar gibi sadece birkaç ülkenin kalmış olması da tesadüf değildir.
İsrail’in Batı Şeria’yı İşgal Planı ve Gazze’deki Gelişme Dinamikleri
Tel Aviv yönetimi İran ile ABD ortaklığındaki savaşı devam ederken Batı Şeria üzerindeki işgalini de genişletmeye devam etmiş ve bu bölgede yeni yerleşimler inşa etmiştir. Batı Şeria üzerindeki işgale yasal zemin ve karakter kazandırmak için İsrail yasama organı Knesset’te 2025’te yapılan oylamanın çoğunlukla kabul edilmesinin ardından işgallerin önü açılmıştır. İleride bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını imkânsız hale getirecek bu durum yerleşimcilerin İsrail askerleri koruması ve desteğinde yerleşimcilerin Filistinlilere, mallarına, hayvanlarına, toprak ve mülklerine yönelik saldırıları önü alınamaz bir biçimde çoğaltmıştır.xxii
Nitekim bu durum belirtildiği üzere İran Savaşı sürecinde de devam etmiş, IDF korumasındaki yerleşimci terörü medyaya yansırken Tel Aviv yönetimi “İran Savaşı” bahanesiyle Gazze’deki sivil halkı çeşitli şekillerde cezalandırarak saldırılarını ateşkesin varlığına rağmen sürdürmüştür.xxiii Batı Şeria’daki yerleşimci terörü ile Gazze’de Ateşkesin varlığına ve barış umutlarına rağmen devam eden saldırılar birleştiğinde uluslararası toplumun İsrail üzerindeki baskısını artırmasının gerekliliği bir kez daha ortaya çıkmıştır.
Diğer yandan yine Hamas’ın attığı adımlara rağmen Tel Aviv, Gazze’deki ateşkese yönelik yükümlülüklerini aynı şekilde İran Savaşını gerekçe göstererek yerine getirmekten kaçınmıştır. Ancak Gazze Barış Kurulunun Hamas ile silahların bırakılması konusunda uzlaşması akabinde ateşkesin ikinci aşamasına geçildiği duyurulmuştur. Gazze deki gelişme dinamikleri bakımından büyük önem taşıyan bu gelişme kapsamında Hamas ve bölgedeki diğer Filistinli grupların da her türlü askeri faaliyetlerini sona erdirmesi ile IDF’nin Gazze Şeridi'nden çekilmesinin eş güdümlü bir şekilde gerçekleşmesi beklenmektedir. xxiv
Sonuç ve Değerlendirme
Gerek Ortadoğu bölgesel sistemini gerekse de birçok krizle baş etmek durumunda kalan uluslararası sistemi diplomatik, ekonomi-politik, askeri ve stratejik açılardan yeni bir güvenlik problemiyle baş başa bırakan İran Savaşı, ürettiği dinamikleri ve neticeleri ile bölgedeki birçok aktörün güvenlik siyasetini de etkileyerek dönüştürmüştür. Devlet aktörü düzeyindeki bu dönüşüm barizken devlet-dışı aktörlerin politika ve eylemlerinde de farklılıklar ortaya çıkmıştır. Bölgedeki kaos ve çatışmanın yansımalarından birinci derecede etkilenen devlet-dışı aktörlerin başında Filistinli ulusal aktörlerin geldiğini söylememiz mümkündür. Özellikle askeri kanadı da bulunan Hamas ve 1990’lardan günümüze Filistin ulusunu belirli bir derecede temsil etme yetkisine kavuşmuş olan Filistin Özerk Yönetimi bölgenin majör aktörlerinden İran’ı hedef alan saldırılar karşısında söylemsel ve pratik düzeyde birbiriyle farklılaşan zaman zaman da örtüşen bir politika izlemiştir.
Her iki ulusal aktörden Hamas, saldırıların İran üzerinde yoğunlaştığı başlangıç evresinde Tahran rejiminden yana tavır koyarken rejimin körfezdeki Arap monarşilerini hedef almasıyla örtüşen bir perspektif çizerek Ramallah’taki Özerk Yönetim ile Devrim Muhafızlarının bu saldırılarını kınamak durumunda kalmıştır. Ayrıca hem Hamas hem de çekirdeğini Fetih ve Filistin Kurtuluş Örgütü/FKÖ’nün oluşturduğu Abbas idaresindeki Özerk Yönetim İran saldırıları ile unutturulmaya çalışan Filistin siyasetini uluslararası toplumun gündeminde tutmaya gayret etmiştir. Hamas cephesinde siyasi büro şefliği dönüşüme uğrarken Gazze’de ateşkese rağmen devam eden IDF’nin saldırıları protesto edilmiştir. Mahmud Abbas ise bu süreçte Batı Şeria’da hız kesmeden devam eden işgallere, yerleşimci terörüne ve sivil halka olan eziyet ve saldırılara dikkat çekmek için diplomasi trafiğini yoğunlaştırmıştır.
Esasen Tel Aviv’in Arap Devrimleri esnasında özellikle Lübnan Hizbullahı, Ensarullah ve Hamas gibi devlet-dışı aktörlere yönelik olarak uygulamaya koyduğu “maksimum baskı politikasının” İran ile olan savaş esnasında da devam ettiğini vurgulamak gerekir. Bu kapsamda Hizbullah ile mücadele adı altında Lübnan’ın belirli bölgelerini “güvenli bölge oluşturma politikası” adı altında işgal eden ve bu şekilde meşrulaştırmaya çalışan Netanyahu kabinesi elindeki rehineleri teslim etmesine rağmen Hamas’a yönelik Gazze şeridindeki baskıyı ve sivil nüfusa saldırılarını sürdürmüştür. Gazze’de defalarca delinen ateşkese rağmen Hamas’ın silah bırakması yönündeki ısrarcı politika neticesinde direniş ekseni pasifize edilmeye çalışılırken İsrail’in yükümlülükleri ve atması gereken adımlar ise neredeyse tamamen göz ardı edilmiştir.
İran’a yönelik Washington ve Tel Aviv ortaklığında gerçekleştirilen saldırılar bağlamında Hamas ilk planda Tahran’ın diplomasi masasında iken vurulması retoriğinden hareketle ABD-İsrail ittifakına karşı bir tutum sergilerken Abbas yönetimi sessiz ama daha itidalli ve gelişmeleri izlemekle yetinen bir politika tarzı benimsemiştir. Ancak İran’ın toparlanarak etkili misillemelerde bulunması ve Ortadoğu siyasetinde etki üretme kapasitesine sahip Şii milislerden oluşan vekil ağlarını harekete geçirmeye çalışması “savaşın bölgeselleşmesi” riskini ortaya çıkarmıştır. Bu noktada her iki aktör de savaşın bölgeselleşmeye doğru olan gidişatına tepki göstermiştir. Körfez’deki misillemelere verilen ortak reaksiyon yanında Lübnan’ın da savaşın bir cephesi olmaya başlaması Körfez’den Levant’a kadar uzanan bir bölgesel savaş projeksiyonunu ve istikrarsızlık dalgasını gündeme getirmiştir. Bölgede yaşatılmaya çalışılan kırılgan ateşkes bağlamında Hamas ve FKÖ’nün en son isteyeceği şey yeni bir savaş dalgası olacağından her iki aktör de kesintilerle varılmaya çalışılan mutabakata ve ateşkes açıklamalarına olumlu yaklaşmıştır. Bölgesel bir barış ortamında İsrail’in saldırılarının tamamen durdurularak Gazze Ateşkesinin kapsamlı bir barışa dönüşmesi ve Gazze Barış Kurulunun görevine devam etmesi ortak gayesiyle her iki Filistinli aktör de başta ABD olmak üzere Mısır, Türkiye ve Katar gibi imzacı ve aynı zamanda garantör devletlerle yol haritasının işlerliğini sağlamak amacıyla sürekli iletişim halinde olmuştur.
Gazze ve Filistin odaklı gelişmeleri gündemden düşürerek ikincil sıraya itmesi gibi dolaylı etkileri de söz konusu olan ABD/İsrail-İran Savaşı ekseninde Filistinli her iki ulusal aktörün politikası Gazze’de ateşkese rağmen devam eden saldırılar ile Batı Şeria’daki hukuk-dışı yerleşimci ve işgal politikasının uluslararası toplumun dikkatinden kaçmamasını sağlamak olmuştur. Keza bu süreçte Filistin siyasetinin temel ulusal aktörleri olan Hamas ve Özerk Yönetimin kendi kurumsal ve iç siyasi yapılarında da önemli dönüşümler gerçekleşmiştir. Temmuz (2026) ayı içerisinde İsrail'in Gazze'deki saldırıları sırasında girdiği çatışmada hayatını kaybeden Yahya Sinvar'ın yerine Halil el-Hayye’nin Siyasi Büro Başkanlığına seçildiği Hamas tarafından yapılan yazılı açıklama ile duyurulurkenxxv yine Temmuz ayı sonlarına doğru 20 maddelik “Trump Barış Planı” çerçevesinde kurulan “Gazze Barış Kurulu” ile Hamas kanadının silah bırakma konusunda anlaşmaya vardığı bildirilmiştir.xxvi
Filistin Özerk Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas ise belirtildiği gibi bu süreçte diplomasi trafiğine ağırlık vermiş, Türkiye’yi ziyareti esnasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından resmî törenle karşılanan Abbas Ortadoğu siyasetinde önemli ve yeni bir gelişme olarak karşılanan “Mekke Ortak Savunma Anlaşmasının” bölgesel istikrar açısından önemine değinmiştir. Hamas ve FKÖ/FÖY ile eşzamanlı olarak temaslarını sürdüren Türkiye ise Filistin’in ulusal birliğini gözeterek 1967 sınırları temelinde başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir Filistin Devleti için mücadelenin sürdürüleceğini en üst düzeyde ifade etmiştir.xxvii
ABD/İsrail-İran Savaşına Yönelik Hamas ve Filistin Özerk Yönetimi (FÖY) arasındaki Politika ve Yöntem Farklılıkları

Notlar
i Richard A. Clarke, “What it means when nine nations bomb in the Middle East in two weeks”, Middle East Institute, 21.01.2024 https://mei.edu/commentary/what-it-means-when-nine-nations-bomb-middleeast-two-weeks/
ii AlJazeera, “World reacts to Israel’s attack against Hamas leaders in Qatar’s Doha”, 09.09.2025 https://www.aljazeera.com/news/2025/9/9/israeli-attack-in-doha-sparks-regional-and-internationalcondemnation
iii Avi Shlaim, “İsrail açlığı bir savaş aracı olarak kullanmaya başladığında bu artık soykırım demekti”, Röportaj, Ortadoğu Analiz, Cilt: 16, Sayı: 39, (Kasım-Aralık 2025), s. 37.
iv Kadir Üstün, “Israel’s perpetual war strategy after October 7”, SETA, 10.10.2024 https://www.setav.org/en/israels-perpetual-war-strategy-after-october-7
v UN, “Francesca Albanese’s new report “Torture and Genocide”, rising settler violence and displacement, and discrimination against Palestinian women and girls – Action by UN System Relevant to the Question of Palestine (March 2026 Monthly Bulletin)”, March 2026, Bulletin III, Vol. XLIX, https://www.un.org/unispal/document/march-2026-monthly-bulletin/
vi Hurşit Dingil, “Heniyye Suikastı ve İsrail’in Ahtapot Doktrini’nin Dönüşümü”, İRAM, 20.08.2024 https://iramcenter.org/heniyye-suikasti-ve-israilin-ahtapot-doktrininin-donusumu-2534 vii Reuters, “Iran says Israel bombs its embassy in Syria, kills commanders”, 02.04.2024 https://www.reuters.com/world/middle-east/israel-bombs-iran-embassy-syria-iranian-commandersamong-dead-2024-04-01/
viii Balcı’ya göre; saldırılar İran’ın savunma doktrinini dönüştürmüş bu bağlamda ortaya çıkan sonuçlardan biri de bölgesel savaş ihtimalinin stratejik planlamanın bir parçası haline gelmesi olmuştur. Bu çerçevede Hamenei’nin “bölgesel savaş” vurgusu retorik bir uyarıdan öte, benimsenen yeni çerçevenin doğal uzantısıdır. İran, Husilerden Irak’taki milis yapılara uzanan geniş bir aktör ağını eşgüdümlü bir caydırıcılık aracı olarak devreye sokma kapasitesini korumaktadır. Bu durum, herhangi bir askerî girişimin sınırlı ve izole tutulabileceği yönündeki ABD varsayımını zayıflatmaktadır. Çağatay Balcı, “28 Şubat Saldırıları İran’ın Savunma Doktrinine Dair Ne Söylüyor?”, İRAM, 01.03.2026 https://www.iramcenter.org/28-subat-saldirilari-iranin-savunma-doktrinine-dair-ne-soyluyor-2743
ix BBC, “Israel committing genocide in Gaza, world’s leading experts say”, 01.09.2025 https://www.bbc.com/news/articles/cde3eyzdr63o
x Global Investigative Journalism Network, “How Israel’s Unprecedented Killing of Palestinian Journalists in Gaza Makes Accountability Reporting Almost Impossible”, 06.04.2026 https://gijn.org/stories/unprecedented-killing-palestinian-journalists-gaza-press-freedom/
xi TRT Haber, “Kassam Tugaylarından İran'a destek açıklaması”, 16.06.2025 https://www.trthaber.com/haber/dunya/kassam-tugaylarindan-irana-destek-aciklamasi-910676.html
xii Ali Abo Rezeg, “Understanding Iran-Hamas Relations from a defensive Neo-Realist Approach”, The Journal of Iranian Studies, Vol: 4, No: 2, (2020), pp. 385-409 xiii Chatham House, “The Iran war has left Gaza neglected”, 08.05.2026 https://www.chathamhouse.org/2026/05/iran-war-has-left-gaza-neglected
xiv Middle East Monitor, “Hamas welcomes US-Iran truce deal, calls for end to Gaza and Lebanon attacks” 16.06.2026 https://www.middleeastmonitor.com/20260616-hamas-welcomes-us-iran-trucedeal-calls-for-end-to-gaza-and-lebanon-attacks/
xv WAFA, “President Abbas condemns Iranian attacks in phone call with Kuwait’s Crown Prince”, 03.06.2026 https://english.wafa.ps/Pages/Details/171169
xvi Harrison Morgan, “Hezbollah’s Defeat and Hamas’s Dogged Resistance: Israel’s Two-Front War and The Perils of Prewar Assumptions”, Modern War Institute, 27.02.2025 https://mwi.westpoint.edu/hezbollahs-defeat-and-hamass-dogged-resistance-israels-two-front-warand-the-perils-of-prewar-assumptions/
xvii Israel Policy Forum, “The West Bank in the Shadow of Operation Roaring Lion”, 20.03.2026 https://israelpolicyforum.org/the-west-bank-in-the-shadow-of-operation-roaring-lion/
xviii TRT Haber, “Filistin Devlet Başkanı Abbas: Uluslararası toplum İsrail’e baskı yapmalı”, 25.03.2025 https://www.trthaber.com/haber/dunya/filistin-devlet-baskani-abbas-uluslararasi-toplum-israile-baskiyapmali-901837.html
xix BBC News Türkçe, “Hamas ve El Fetih, Çin'deki zirvede ulusal birlik hükümeti kurulması üzerine anlaştı”, 23.07.2024 https://www.bbc.com/turkce/articles/cg3mexw3z0xo
xx Şarkul Avsat, “Hamas ve Fetih, Gazze'nin yönetimi için nihayet anlaştı mı?”, 26.09.2024 https://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/5065132-hamas-ve-fetih-gazzenin-y%C3%B6netimii%C3%A7in-nihayet-anla%C5%9Ft%C4%B1-m%C4%B1
xxi Stratejik Düşünce Enstitüsü, “ABD-İsrail’in İran’la Savaşı Strateji Kadar Dini Açıdan da Şekillendiriliyor”, 18.03.2026 https://www.sde.org.tr/haber/abd-israil-in-iran-la-savasi-strateji-kadar-diniacidan-da-sekillendiriliyor-haberi-63722
xxii AlJazeera, “Israeli parliament approves symbolic motion on West Bank annexation”, 23.07.2025 https://www.aljazeera.com/news/2025/7/23/israeli-parliament-approves-symbolic-motion-on-westbank-annexation
xxiii Yeni Şafak, “İran savaşını bahane eden İsrail'den Gazze'ye zulüm: İnsani yardımlar yüzde 10’a düşürdü”, 10.03.2026 https://www.yenisafak.com/dunya/iran-savasini-bahane-eden-israilden-gazzeyezulum-insani-yardimlar-yuzde-10a-dusurdu-4804825
xxiv Anadolu Ajansı, “Gazze Barış Kurulu, Gazze'de ateşkesin ikinci aşamasına geçişe ilişkin yol haritasının detaylarını paylaştı”, 31.07.2026 https://www.aa.com.tr/tr/dunya/gazze-baris-kurulugazzede-ateskesin-ikinci-asamasina-gecise-iliskin-yol-haritasinin-detaylarini-paylasti-/4015316
xxv Anadolu Ajansı, “Hamas'ın Siyasi Büro Başkanlığına, Halil el-Hayye seçildi”, 20.07.2026 https://www.aa.com.tr/tr/dunya/hamasin-siyasi-buro-baskanligina-halil-el-hayye-secildi/4003666
xxvi BBC News Türkçe, “Hamas, Gazze'de Barış Kurulu ile silah bırakma konusunda anlaştı”, 31.07.2026 https://www.bbc.com/turkce/articles/c70gx2gke5ro
xxvii Anadolu Ajansı, “Abbas’ın Ankara ziyareti ve Türkiye’nin Filistin diplomasisi”, 14.08.2026 https://www.aa.com.tr/tr/analiz/abbas-in-ankara-ziyareti-ve-turkiye-nin-filistin-diplomasisi/4027218

Bu haber size ne hissettirdi?
Yorumlar 0